13 Kasım 2017 Pazartesi

Sevdiğim Kadın Yazarlar -1-


Jane Austen,  1775  doğumlu   İngiliz yazar. 
42 yıllık hayatında hiç evlenmeyen lakin roman kahramanlarını hep evlendiren sevgili yazarımın hem romanının hem sinemaya uyarlanan Aşk ve Gurur’urunun hastayım. 


Emile  Bronte, 1818 doğumlu İngiliz yazar.
30 yıllık hayatında hiç evlenmemiş ve tek romanı Uğultulu Tepeler’in hem kitabına hem filmine bayılırım. 


Virgina Woolf, 1882 doğumlu İngiliz yazar.
59 yıllık hayatına intihar ederek son veren, evli ve çocuksuz yazarın tüm kitaplarının, sinemaya uyarlanan filmlerin,  elbette hakkında yazılan her yazının ve filmin takibindeyim.

12 Kasım 2017 Pazar

Hayal Edebildiğim Kadar Varım


Bilmiyorum 1906 doğumlu  Fredric Brown'ın  öykülerine hiç denk gelmiş miydiniz? Sevdiğim minik öykülerin yazarı Mr. Brown,  şimdi sözünü edeceğim öyküsünde okuruna "hayal et" diye seslenir.

İngilizce'den tam tercüme yapmış olmasa da, Vincent'in öykü hakkındaki yorumu şöyledir:  "Ey insan, muhayyileni uzay gemileri, canavarlar, cadılar, cinler, ölüm perileri, tılsımlar, büyüler, deniz altına batmış şehirler  gibi fantastik dediğin şeyler hayal etmek için kullanmak kolay olanı. 
"Esas zor ve fantastik" olan bizzat kendi varlığının, bedeninin ve içinde yaşadığın gezegenin evrenin içindeki varoluşunu, doğasını hayal etmektir. Yani  aslında kendi varoluşun, bilincin ve evrenin gerçekleri çok daha şaşırtıcı ve hayal gücü gerektiren olgulardır."

Müthiş değil mi? 

Benim olduğum söylenen bir bedenin içindeyim. Görebildiğim, işitebildiğim, tadabildiğim, koku alabildiğim, dokunabildiğim velhasıl ancak duyu organlarımın işlevleri ve de düşünebildiğim, hissedebildiğim, sezebildiğim, elbette hayal edebildiğim kadar dış dünyayla bağlantı kurabilirim. 



Bu bedenle sekiz tane gezegeni bulunan, bulunduğu galakside durmadan turlar atan  bir güneş  sistemindeyim. Şu anda bedenimin içindeyken, bilim insanlarının söylediğine göre  dünya hem kendi etrafında hem güneş etrafında  saatte binlerce kilometre hızla yol alıyor. Çok acayip! Aslında bu hızlarla savruluyor olmalıyım, bu hareketleri hiç hissetmiyorum. Güneş benim gibi dünyalılar için elbette çok büyük. Lakin  bu güneşten  daha küçük ya da daha büyük yüz milyon tane güneşler ve  milyarlarca galaksiler olduğu söyleniyor.  

Binlerce kasırga aşkına! Heey!  Evrende beni duyan vaaaarr mııı?

Uçsuz bucaksız bir evrende, tam olarak anlamadığım şekiller çizerek sürekli hareket ettiği söylenen iğne ucu büyüklükte bir gezegende, sınırlı duyulara sahip beden denen bir kutunun içinde hapisteyim.




Yooooo:)

10 Kasım 2017 Cuma

"Dünya Dedikleri Bir Gölgeliktir."


Levent Cantek ve Levent Gönenç'in  yazılarından oluşan Muhalefet Defteri Türkiye'de Mizah Dergileri ve Karikatürler adlı  kitap epeydir kitaplarımın arasında duruyordu. Bu akşam elime aldım. Sayfalarını  dalgalandırdım. Memleketimdeki dönemlerinin en etkili mizah dergilerinin, geçmişten günümüze maceralarında gezineceğim için elbette heyecanlıydım. Lakin yüreğimin pıtpıtını bastırdım. Tuhaf bir illüzyonla kitabın en arka sayfalarındaki Dizin bölümüne göz gezdirmeye başladım. E harfinde Engin Ergönültaş’ı gördüm. Durdum. 19, 24, 26, 32, 35, 43, 140, 141, 159, 173, 182. 



Hemen bu satırları renklendirdim. İlgili sayfaları açıp, acaba Engin Ergönültaş adı hangi konularda geçiyor diye tüm merakımla okumaya başladım. 

S.19 
Mikrop'un ruhu sadece Limon'da yaşamaz. 1990 yılında bizzat Mikrop'un beyni Engin Ergönültaş, Milliyet gazetesi bünyesinde Pişmiş Kelle isimli yeni bir dergi yayımlamaya başlar. Pişmiş Kelle, bir yandan kenar mahalle öyküleriyle Ergönültaş'ın 1990'lı yıllarda tazelenmş dehasını okuyucuya sunarken, diğer yandan Bahadır Baruter, Oky, Memo Tembelçizer gibi sonraki yıllarda en önemli mizah dergilerinde başarılı işlere imza atan çizerlerin çıraklık dönemlerini geçirdikleri bir okul olur.

S. 24 
Gırgır ve Fırt'ta yayımlanan (Oğuz Aral'ın "Utanmaz Adam"'ı, Nuri Kurtcebe'nin "Gaddar Davut"u, İlban Ertem'in "Küçük Adam"ı gibi) devamlı hikayeler ve (Oğuz Aral'ın "Avanak Avni"si, Özden Öğrük'ün "Çılgın Bediş"i gibi, yarım  veya Engin Ergönültaş'ın "Zalim Şevki"si, Hasan Kaçan'ın ve Latif Demirci'nin "Tarzan"ı gibi) tam sayfa haftalık hikayeler, Gırgır sonrası yayımlanan  mizah dergilerinde çizgi romanın içeriğin ayrılmaz bir parçası haline gelmesinde önemli bir rol oynamıştır.

S.26 
İkinci olarak, mizah dergilerinin politik tavırlarının  çoğunlukla derginin "beyinleri" tarafından  belirlendiği söylenebilir. Örneğin, "tek adam" tarafından yönetilen Akbaba, Gırgır, Mikrop dergilerinde, sırasıyla  Yusuf Ziya Ortaç, Oğuz Aral, Engin Ergönültaş politik çizgiyi  yönlendiren isimler olmuştur. 

DEVAM EDECEK... Du bakalım:)
BAŞLIK / Türkü sözü

8 Kasım 2017 Çarşamba

Hayattı; Yekpâreydi. Her Şey, Bir Şeydi.




Geceydi. Uyku öncesi Rus yazar Yevgeni Ivanoviç Zamyatin'in 1920'li yıllarda yazdığı  BİZ adlı bilim kurgu romanını okuyordum. Kitap distopik bir geleceği anlatıyordu. Zihnim ise mitolojik geçmişte dolanıyordu.

"Bütün dünya tek ve muazzam bir kadındı ve bizler rahmindeydik; henüz doğmamıştık, neşeyle olgunlaşıyorduk." cümlesinde durdum.  Böyle miydi sahiden? Acaba doğmadan öncesini neden hiç hatırlamıyordum? 

Ne vakit kaybolmuş bir düşünceyi hatırlamak istesem, sol elimin işaret parmağını  üst dudağımla  burnum arasındaki o derin oyuğun üstüne koyarım. Gene aynısını yaptım. 

Derler ki, aslında insan doğmadan önce evrenin mucizesini, başlangıcı ve sonu, yaradılışın sırrını, olup bitecek her şeyi çok ama çok iyi bilirmiş. Dünyaya geldiğinde bildiklerini  çığlık çığlığa herkese anlatmak istermiş. Tam o anda bir melek gelirmiş. Kimseye anlatmasın diye parmağıyla bebeğin  dudağına bastırır,  doğum öncesinden bildiği her şeyi bir parmak tıkıyla siliverirmiş. Melek işini yapmanın rahatlığıyla havalanırken, bastırdığı yerde parmak izini bırakıverirmiş. 

Üst dudağımla burnum arasındaki  iz çok derin... Acaba bildiklerimi  unutmamak için o meleğe çok  direnmiş olabilir miyim?

26. yüzyılda geçen,  insanların  numaralarla adlandırıldığı, özgür olmamanın doğru olduğuna, düşünmenin ve sorgulamanın hastalık olduğuna inandırılan, teknoloji ile bürokrasiye teslim olmuş, her dakikası devlet tarafından denetlenen distopik bir gelecek anlatan elimdeki BİZ adlı bilimkurgunun metaforlarıyla bezeli kitabı, yatağımın yanındaki sehpaya usulca bıraktım.

Sol elimin işaret parmağını, üst dudağımla burnumun arasındaki derin çukura koydum.  Yaradılış gayemin, önceden bildiğim her şeyi yeniden keşfetmek olabileceğini düşündüm.  "Neden", "Peki sonra ne olacak," diye  sorular zihnimde uçuşurken rüyalar alemine geçtim.


başlık / birhan keskin/ beyaz delik / yeryüzü halleri
fotoğraf/google'dan


7 Kasım 2017 Salı

Ben Kimim?

İnsan son sayfasına kadar ne olacağı bilinmeyen bir roman gibidir. 
Başka türlü olsaydı okunmaya değmezdi.


Alıntı - Yevgeni Zamyatin / Biz
Fotoğraf - Google'dan



4 Kasım 2017 Cumartesi

No Blues Öyle Mi?


No Blues'i yeni keşfettim. 
Hollandalı grupmuş.  
Blues ve Arap müziğini sentezleyip, Arabicana dedikleri yeni tarzda şarkılar yapmışlar.


BAKSANIZA... http://www.noblues.nl/




 Ah! İstanbul, sen ne şahane bi şeysin! 

3 Kasım 2017 Cuma

"Ölülere Takılmış Bir Uçurtma Gibiyim. Biraz Öyleyim."

Dilek'in annesi öldüğünde, yıkanıp kefenlenecekti. Hazırlayacak hocaya aileden iki kadının yardımcı olması istendi. Dilek, hiç tereddüt etmeden, ben yardımcı olurum, dedi. Arkasından  hemen atıldım.  Seninle gelirim, dedim. Gittim. Teyzenin  şefkatle yıkanıp kefenlenmesine yardım ettik. Aradan bir yıl geçti.  Dilek ansızın öldü. Yakın arkadaşımdı.  Yüreğim yangın yerine döndü. Dilek'in yıkanmasına, kefen giymesine gönüllü oldum. Bu kez, daha usulüne uygun, kolayca, usulca yardım ettim. Ölümü kucakladım. 

Japon yönetmen Yojiro Takita'nın  2009 da Yabancı dilde En İyi Oscar Ödülü'nü kazanan Okuribito/ Departures/  Gidişler adlı filmini, dün gece tesadüfen denk gelerek seyrettim. Bir kez daha, insan denen canlı iyi ki sanat yapıyor, iyi ki sinema var, dedim. 
Filmdeki yeni evli müzisyen  genç adam Diago  işsiz kalınca, gazetede okuduğu "seyahat acentesi eleman arıyor" ilanına başvuruyor. Diago işin aslını öğrenince şaşırıyor. Çünkü bu seyahat acentesi farklı. Ölen insanları son yolculuğuna hazırlayıp, gönderiyor. Kimsenin kolaylıkla kabul etmediği  ölü yıkayıcılığı  için dolgun maaş verilince, Diago işi kabul ediyor. Karısına ne iş yaptığını söyleyemiyor. 
Film, Diago'nun hayata, hayatın anlamına, ölüme bakışındaki o sancılı, ağrılı değişimi nasıl şiir gibi işlediyse, görüntüleri, müziği, sözleriyle  yüreğimin yangınına  şifa vererek hoşnutluk hissettirdi. 
Roland Barthes, annesinin ölümünden sonra yazdığı Yas Günlüğü'nde der ki: " Tepkisiz kalın, sizi mahvetmiş olan anlaşılmaz gücün sizi biraz toparlamasını bekleyin, biraz diyorum çünkü içinizde her zaman paramparça olmuş bir şey kalacaktır. Bunu da söyleyin kendinize, çünkü sevginin asla azalmayacağını, insanın hiçbir zaman teselli bulamayacağını, giderek daha çok anımsayacağını bilmek de bir hoşluktur."

Son tahlilde, ne sebeple olursa olsun sevenin sevdiğinden ayrı düşmesi beter bir acı.  Lakin ölüm çaresiz ayrılıktır.  Çaresi varken ayrı düşmeye ne demeli peki?  Bu film seyredilmeli...

başlık- edip cansever'in dizeleri

Sarmal Çizmek

Az önce ofisten çıktım. 
Gün içinde masamdaki bir kağıda sürekli sarmal çizmişim.
Ne demek acaba?
Şaşırdım.

2 Kasım 2017 Perşembe

Uyku Büyüsü Yapayım Derken...


Gece. Uykum kaçtı...   Her aklına estikçe kaçıveren uykumun peşinden bu kez  gitmeyeceğim. Kararlıyım. Uykumu kendi ayaklarıyla tıpış tıpış geri getireceğim. Evet. Yapabilirim bunu. Becereceğim.

Yatmadan önce okumaya başladığım Haydar Akın'ın  Ortaçağ Avrupa'sında Cadılar ve Cadı Avı adlı kitabının  büyü ve büyü teknikleri bölümünden derdimin anlam ve önemine uygun bir büyüyü hatırlamaya karar verdim. Düşündüm... Taşındım...  Şu hafıza ne tuhaf bir kutu. Bir tane bile büyü  yapacağım kelimeyi, aklımın ucuna getiremedim. Binlerce kasırga aşkına...  Onun yerine ne yaptım bilin bakalım?  Bir şiirin  en şahane dizelerini, hafızamın tılsımlı dolabından cımbız cımbız çekiverdim... Diyor ki...

"Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza." 
(koca bir ömür mü? yok artık!) yeminle yeni gitti!)

"Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana." 
(hoppala! yoo! sakın ha! yooo! )

"Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz."
(Murathan Mungan'ın Yalnız Bir Operası'ndan bu dizeler... Allahım yarabbim...  Nasıl büyülü sözler... Ve  ne zaman aklıma gelse, bu şiir beni duvara çiviler!  Tamamını ezbere bilmiyorum ki... Hem şimdi meselemle ne ilgisi var di mi? Du bi... Nasıldı?)

"Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza." 
(yooo! hayır!)

Biliyorum  cadılık yapıp seni ayaklarıma kapatmaya niyet etmiştim. Aklım sıra büyü yapıp seni tıpış tıpış geri getirecektim.  Şiirin dizeleri feci çarptı beni.... Feci... Büyülendim. 

Uykum, lütfen  kendiliğinden dön geriii!

1 Kasım 2017 Çarşamba

Merak

Bazan yıldızların altında tek başıma oturur
Ve kalbimdeki galaksileri düşünürüm
Gerçekten merak ederim,
Acaba bir gün biri bu var oluşuma bir anlam verebilecek mi diye...


Testy Mc Testerson

Ey Büyüleyici Gece


Gece. Uykum kaçtı. Kaçan uykumu tutup kolundan  yakalayamadım.  Usulcacık yataktan kalktım. Işığı yakmadım.  Sevdiğim bir müziği dinlemeye niyetlendim. Bilgisayarın tuşuna bastım. İşte  bu  aryayı ben hep dinlerim. Bizet'in İnci Avcıları operasının en güçlü aryasıymış.  Müziğin hüzünlü notaları odaya dolmaya başladı. Sözlerini anlamıyorum. Gene de şarkıcının  dupduru sesle söyledikleri başımı döndürüyor. Ne diyor acaba? Bilmiyorum. Hayret! Acaba sözlerini neden  merak etmedim? Oysa her dinlediğimde yüreğime yine yeni yendien tesir eder. Hemen gugılladım. Aryanın adı Je crois entendre encore.  Odanın loş ışığında oturduğum yerde hem  salınıyor hem şarkının çevirisini arıyorum. Buldum. Şarkının adı; "Hala duyduğumu hayal ederim" demekmiş. Ne hoş! Tüm hevesimle çeviriyi okumaya devam ettim. 

Hala duyduğumu hayal ederim
Palmiyelerin altında gizlenen ben
Kürek çekenlerin şarkısını andıran
Onun yumuşak ve tınılı sesini
Ey büyüleyici gece
İlahi cazibe
Ey tatlı anı!
Çılgın sarhoşluk! 
Tatlı rüya!
Yıldızların ışığında
Hala onu uzun peçesini aralarken
Gördüğümü hayal ederim
Ilık akşam rüzgarında
Ey büyüleyici gece!
İlahi cazibe! 
Ey sevgili anı!
Çılgın sarhoşluk!
Tatlı rüya!
Tatlı hatıra!

Aryayı kaçıncı dinliyorum kim bilir? Uyumalıyım... Şarkının masal alemine dalmalıyım...  Ey büyüleyici gece.. İlahi cazibe... Ey tatlı anı... Çılgın sarhoşluk..  Rüyalar alemine çek beni.... 


çeviri/burada

31 Ekim 2017 Salı

Sonbahar Hüznü



Ekim başında çıkan bir poyraz fırtınasından sonra Boğaz'ın akıntılı suları girilemeyecek kadar soğuyunca, kısa sürede hüznüm saklanmayacak kadar koyulaştı. Akşamın erkenden inmesi, arka bahçeye ve rıhtıma erkenden dökülen sonbahar yaprakları, yazlık olarak kullanılan  yalı dairelerinin  boşalması, iskelelere, rıhtımlara çekilen sandallar ve yağmurlu ilk günlerden sonra bir anda boşalan sokaklara devrilmiş bisikletler, ikimize de kaldırmakta zorlandığımız ağır bir sonbahar hüznü vermişti zaten.


Orhan Pamuk - Masumiyet Müzesi - Sayfa 220 - İletişim

30 Ekim 2017 Pazartesi

Ya Sonra?

Bir adam rüyasında Cennet'e gitse 
ve ruhunun gerçekten Cennet'e gittiğinin işareti olsun diye ona bir çiçek verseler 
ve sonra adam uyandığında bir de baksa ki çiçek elinde 
- Ee? Peki ya sonra?


Yazı - Samuel  Taylor Coleridge
Fotoğraf - Buradan

24 Ekim 2017 Salı

Ve Psikanaliz Ve Resim Sanatı Ve Dali Ve Narsisin Başkalaşması


Psikanaliz dersindeyiz. Salvador Dali'nin tablolarına bakıyoruz.  Hoca, Dali'nin Narsisin Başkalaşması tablosu üzerine konuşuyor. Diyor ki:

- Önde yerden çıkan bir el görüyoruz. Yerden çıkan bu el, yumurtaya benzer bir şekli tutuyor. Yumurta çatlamış. İçinden bir nergis dalı yükseliyor. Bakın, bu elin hemen arkasında  su birikintisinden çıkan başka bir el var. Bu elin rengi  farklı. İlk el gibi bu el de parmaklarının arasında yumurta şeklinde bir şey tutuyor. İyice baktığımızda görüyoruz ki, bu yumurta değil. Daha çok cevize benziyor. Cevizin çatlağından saça benzer püskülümsü bir şeyler çıkıyor.  

İkinci ele daha dikkatli bakabilir misiniz? Bu gördüğünüz bir el mi sizce? Yoksa suyun içine  çömelmiş bir insan mı? Ne dersiniz?  Ceviz sandığımız form adamın başı olabilir mi? Başın arkasında saçlar...  İki forma iyice bakın lütfen...  İki formun  aynı ölçülerde olduğunu farkedeceksiniz.

Çok doğru.  Ve şaşırtıcı. Öndekiyle arkadaki form, renkleri hariç tüm ölçüleriyle tıpatıp aynı. Hoca konuşmasına şöyle devam etti:

- Freud'a göre, insan beyninde bilinç ve bilinçaltını ayıran filtreler var. Dali psikolojik hastalığı sebebiyle paranoya esnasında, bilinçli olanla bilinçdışı olanı aynı anda algılayabiliyor. Böylece müthiş bir zeka eseri olduğunu söyleyebileceğimiz bu tabloda görüleceği gibi,  Dali bilincin her iki düzeyini birleştirmiş, ölçüleri tıpa tıp aynı olan iki formun birini taştan bir el, diğerini ise toprak bir vücut olarak resmedebilmiş.


 Hoca, Dali'nin hayatına geçti. Dedi ki:
- Salvador Dali, bir yaşındaki abisinin ölümünden dokuz ay sonra doğmuştur. Bir ikame çocuktur. 

İkame çocuk mu? Ömrümde böyle bir şey duymadım. İkame çocuk ne demek?

Ölen çocuğun yerine konan çocuk demekmiş. İlk çocuk ölmese, Dali doğmayacaktı. Abisinin ölümü Dali'nin doğum sebebi. Ailenin yasını hafifletmek için doğmuş olduğunu düşünerek büyümüş. Abisinin kendi bedeninde tekrar vücut bulduğunu düşünüyormuş. Dedesinin, babasının, ölen abisinin adı, kurtarıcı anlamındaki Salvador. Dali'ye de aynı adı takıyorlar. Ölecek korkusuyla aşırı korumacı büyütülmüş. Hastalık ve ölüm korkusu hayatına sinmiş. Bir sır olan dedesinin intihar ettiğini ergenlik yaşında öğrenmiş. Yoğun değersizlik duyguları, derslerde başarısızlık, yalnız geçen çocukluk, ergenlik sorunları, cinsel problemler, halüsinasyonlar, paranoya krizleri, evli ve çocuklu bir kadın olan Gala'ya olan saplantılı aşkı... Ve... Gala ile evlendikten sonra üreticiliği artmış. Gala ölünce ölmek istemiş. Artık resim yapmamaya başlamış. 1989'da öldüğünde bedeni mumyalanmış.

Segen Kuguş Digiligi Bigiligiyogor Mugusugun?


Ankara'daki  Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi'nin varlığından haberdar olunca, somut olmayan kültürel miraslarımız nelermiş diye merak ettim. Masallar, efsaneler, bilmeceler, atasözleri, fıkralar, halk hikayeleri, karagöz, meddah, kukla, geleneksel yemeklerimiz, halk hekimliği, halk takvimi, dokumacılık, telkâri, nazar boncuğu, bakırcılık, ebru,  halk mimarisi, doğum, düğün, nevruz kutlamaları, ölüm ritüelleri diye kısaca özetleyebilirim. 


Konuyla ilgili haber ve yazıları okurken, "kuş dili, lavaş ve çinicilik" in de UNESCO'nun somut olmayan kültürel miras listesine yer alması için girişimde bulunduğumuzu öğrendim. Lavaş ve çiniciliği anladım. Kuş dili ne oluyor ki diye merak ettim. Araştırınca şaşırdım kaldım. Giresun'un Çanakçı ilçesinde, coğrafyanın engebeli olması sebebiyle yöre halkı yaklaşık 500 yıl önceden beri  birbirleriyle iletişim kurmak amacıyla  kuşdili kullanıyorlarmış.  Halk eğitim merkezlerinde kurslar açılıyormuş ki, memleket olarak teknolojiye hemencecik alıştık ya, kuşdili unutulmasın, nesilden nesile aktarılsın isteniyormuş. 


Nasıl heyecanlandım anlatamam. Lakin tam anlayamadım. Kuş dili ne demekti? Kuş dili nasıl konuşulurdu? Durur muyum? Hemen sanal aleme göz attım. Meğer kuşdili, ıslıkla haberleşmeymiş. Türkçe'nin ıslıkla çalınan şekliymiş.  Uzak mesafelerde iletişim kurmak için kullanıyorlarmış. Allahım yarabbim... Müthiş! Ben bunu neden daha önce duymadım? Bencileyin tamtam ve dumanla iletişim yollarını sular seller gibi bilen Zagorsever biri, memleketimin somut olmayan kültürel değerleri olduğu söylenen,  ıslıkla iletişim yolunu nasıl bilmez? İtiraf etmeliyim, önce kendimi berbat hissettim. Lakin "bilmemek değil öğrenmemek ayıp" denir bizim köyde... İcabında atlar giderim valla  Kuşköye:)

Ayrıca Türkiye'de Giresun'un Çanakçı ilçesine bağlı Kuşköy'de kullanılan kuşdili olan ıslık dili var ya, sadece bizim memlekette değil, İspanya, Fransa, Çin, Meksika'nın bazı bölgelerinde de kullanılıyormuş. 

Bakınız, ŞURADA hem açıklamalı anlatıyor hem uygulamayı gösteren video var. Bayıldım:)


23 Ekim 2017 Pazartesi

Evvel Zaman İçinde Kalbur Saman İçinde, Cinler Cirit Oynarken Eski Hamam İçinde



Gazi Üniversitesi Türk Halk Edebiyatı bölümünden yardımcı doçent  Evrim Ölçer Özünel'in uzun zamandır takibindeydim. Kendisi  aynı zamanda Ankara'daki Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi'nin koordinatörüymüş. Ne hoş! Ankara'ya gidip o müzeyi gezmek, Anadolu masalları dinlemek, bilmecelere kafa yormak, eskiden kullanılan eşyaların etrafında dönen  geleneksel yaşamı hatırlamak  kim bilir ne heyecan vericidir. 

Ayrıca Evrim hocanın yüksek lisans tezi olan, Masal Mekanında Kadın Olmak adlı kitabını epeydir arıyordum. Arayan bulur derler ya... Sahiden buldum ve tüm merakımla okudum. Okumakla kalmadım,  masal kadınlarını anlatırken seçtiği bazı metinlerin içinde bulunduğu Prof. Dr. Saim Sakaoğlu tarafından olağanüstü emek verilerek hazırlanmış, Gümüşhane ve Bayburt Masalları adlı derleme kitabını da aradım, taradım, buldum, aldım. Evrim Ölçer Özünel'in  kitabını ilk kez okurken, örnek gösterilen masal cümlelerinin altını çizmiştim. Şimdi o masalların orijinallerini, Saim hocanın kitabından okuyacağım. 

Tolkien, masal diyarının "tehlikeli bir ülke"  olduğunu; "bu diyarda ihtiyatsızlar için tuzaklar ve fazla cesur olanlar için de zindanlar" bulunduğunu söylüyor. Son günlerde masalların menzilinde  ihtiyatsızca ve cahil cesaretiyle hoplaya zıplaya gezinmekteyim. Nanananoom! Misal, az sonra Gümüşhane ve Bayburt yöresi masal diyarına  bodoslama gireceğim.  

Masal diyarı sahiden tehlikeli bir ülke mi? Koskoca Tokien söylemiş... Tuzaklar ve zindanlar varmış öyle mi? Heyy!  Üstelik masal mekanında kadın başıma kaldım di mi? 

Haydi ordan! Kimden korkacakmışım ki?  Başlıyorum işteee:  "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içindeeeee.........."


21 Ekim 2017 Cumartesi

Tövbe!


Zamanında yetişmek niyetiyle, sabah evden o kadar erken fırlamışım ki, üniversiteye vardığımda dersin başlamasına bir saat vardı.   O sevdiğim kafedeki  salaş tahta masalardan birine geçip,  en öğrenci edamla sandalyeye kuruldum. Baktım  sıcacık simit var. Ohh! Misss! Simitin yanına beyaz penir ve ince belli bardakta çay rica ettim.  Daha ne olsun? Ders öncesi en şahane kahvaltıyı ediverecektim.  Garson:
-  Haşlanmış yumurta  ister misiniz? diye sorunca...
-  Oluuur, deyiverdim.  
Tabağım geldi. Yanında kız belli bardakta çayım...  Nasıl mutluydum anlatamam. 

Normalde şu güzelliğin hakkını verecekken... Ne bileyim... Hayatın bedava hazları törenim yok mu hani... Önceee avucumla kavrayacaktım bardağımı mesela... Diğer yuduma kadar tabağa asla koymayacaktım...  Çayın kokusu aklımı alacaktı... Çok şükür, deyip simidi beyaz peynire katık yapıp,  hımlaya humlaya, keyfini çıkara çıkara,  yemeğe başlayacaktım... 

Yooo! Yapmadım!  Vallahi böyle yapmadım!

Ne yaptım bilin bakalım? Cep telefonumu elime aldım. Ve masadakilerin fotoğrafını çekmeye başladım. Sonra durdum. Binlerce kasırga aşkına! Ben ne  yapıyorum, dedim.  Niye, çok şükür diyerek yemeğe başlayacağıma, fotoğraf çekiyordum ki? Korktum iyi mi? Abicim,  bu yoksa  teknoloji dini mi ne?  Büyükannem duymasın valla! Tövbeee! Tövbe!

16 Ekim 2017 Pazartesi

Az Gitmiş Uz Gitmiş...


Hepimiz bu zamanda, bu yerin konuklarıyız. 
Amacımız gözlemlemek, öğrenmek, büyümek, sevmek.
Sonra eve geri döneriz.

Aborjin Atasözü 

11 Ekim 2017 Çarşamba

Filmlerdeki Gibi Olmaz.


Evdeydim. Tökezledim. Yüzüstü düştüm. "Kötü düştüm. Kötü düştüm. Kötü düştüm." diyerek üç kez tekrarladım. Elimi alnımın sağ köşesine koydum. Ceviz büyüklüğünde şişlik hissettim. Ayağa kalktım. Mutfağa yöneldim. Buzdolabından buz çıkardım. Alnımda gezdirdim. Salona geçtim. Koltuğun ucuna çöktüm. Gözüm sehpaya bıraktığım telefonumun ışığına takıldı. Sol elimin işaret parmağıyla tuşuna bastım. İki kelimelik cümleyi gördüm: "Dilek gitti." 

Zihin tuhaf kutu! Sherlock'un 3. sezon 3. bölümdeki  silahla vurulma sahnesi aklıma geldi. Sherlock'u vuran kadın "Filmlerde izlediğin gibi değil, değil mi Sherlock?"  demişti. Vurulacağını asla tahmin etmeyen Sherlock'un  yaşadığı şoku atlatması ve hayatta kalması için neler yapması gerektiğini anlattığı sahneleri hatırladım. Vurulmuştum. Kurşun hiç beklemediğim yerden gelmişti. "Dilek gitti." Bu iki kelime kurşun gibi yüreğime girmişti. Diz üstü çöktüm. Yüz üstü düştüm. "Kötü düştüm. Kötü düştüm. Kötü düştüm." diye üç kez tekrarladım.  Her zaman aptaldım. Her zaman hayal kırıklığıydım.  Arkadaşımın öleceğini hiç düşünmemiştim. Tanımadığım bir acıydı. Yaramı iyileştirecek bir şeyler olmalı... Kontrol... Kontrol... Kontrol... Acıdan korkmama gerek yok. Acı... Kalp kırıklığı... Kayıp... Ölüm...  Hepsi bizim içindir. Yağmur yağıyor... Seller akıyor... Filmlerde izlediğim gibi değil, değil mi? Zihnimdeki anılar dosyasından Dilek'li bölümün çekmecesini açtım. Anılar yüreğimdeki kurşunu çekiyor. Gülüyorum ben... Ağlıyorum ben... Dilek gitti.

8 Ekim 2017 Pazar

Binlerce "Zıplayan Pire" Aşkına!!!!


Yeminle niyetim bambaşkaydı. İşte uzun zamandır yolunu gözlediğim çizgi roman elimin altındaydı. Sert bir kahve eşliğinde tüm duyularımı canlandırma gayretindeydim. Usta bir film yönetmeninin kamera  hareketlerini takip eder gibi Christophe Chaboute'nin çizgilerinin peşine düşme hayalindeydim. Eksiğim var abartım yok. Tıpkı böyleyken böyleydim.
Lakinnn....


İlgim dağınık... Merakım çok... Hafızam zayıf... Sadakatim yok.

Çizgi romanı olduğu yerde bıraktım. Cep telefonumdan Chaboute'nin hayatını gugıllamaya başladım. Yukarıdaki fotoğrafını görünce şaştım kaldım. Çizer tüm sevimliliğiyle gülümsüyordu. Arkasındaki duvarda bir müzik aleti asılı duruyordu. Bayıldığım çizer Chaboute yoksa ukulele mi çalıyordu!! Heyyy! Binlerce zıplayan pire aşkına! Sırf bu sebeple başım leyla gibi dönüyordu.........

19 Eylül 2017 Salı

Ve Birkan Erdem Ve Betimlemeli Ukulele Dersine Giriş


Her zaman yürüyüş yaptığım parkta, bir keresinde  Pınar ve Mahmut'la birlikte çene çalıyordum. Mahmut:
- Bu parkta palmiye mi var, diye sordu.
- Yoo, dedim. Ne palmiyesi?  Palmiye malmiye yok abi bu parkta. 
Sonra etrafa yeniden bi göz attım ki, o ne?  Şaşırdım kaldım.
- Aaa! Gerçekten palmiye varmış Mahmut. Yeminle  daha önce görmemişim, diye bağırdım.
Pınar:
- Kör müsün sen, dedi. 
Gülümsedim. Pınar ve Mahmut, o görmeyen gözleriyle sadece gülümsediğimi değil gülümserken dudak ve göz kenarlarımda oluşan kıvrımları da görüyorlardı. Eminim.
- Evet, dedim. Bakar körüm, ne olmuş yani.... Peki Mahmut, sen nasıl bildin bu parkta palmiye olduğunu?
Söylediği mıh gibi aklımda:
- Palmiyenin yaprakları rüzgarda yelpaze gibi ses çıkarır. 

*********

Geçtiğimiz hafta Pınarlar'a giderken, ukulelemi de götürmüştüm. Pınar, ukuleleyi sevmişti. Kimden ders aldığımı sorunca, Birkan Erdem'in Türkukulele videolarından çalıştığımı söylemiştim. Sonra, acaba Birkan Erdem'den rica etsek görmeyenler için betimlemeli ukulele videosu hazırlayabilir mi diye sormuştum. İşte burada.

Veee.... Nanananoom! Birkan hocam hazır etmiş videoyu. Şimdi görmeyen arkadaşların videoyu dinleyip yorum yapmaları gerekiyor ki, Birkan Erdem en güzelini, en işe yarayanını, en kullanışlı olanını hazır etsin. 

Aynı zamanda hepimizin Birkan Erdem'in videolarını beğenmesi ve abone olması gerekiyor ki Birkan hocam ukulele öğretmekten vazgeçmesin:)