17 Ocak 2018 Çarşamba

Bu Akşam Çıkar Giderim


     kalktım..  giyindim........... anahtarı su saatinin üstüne bıraktım.. 
ve vurdum aşkamdan kalma kendimi.. bir başka akşamdan kalma istanbul akşamına..
     kalabalık içine karıştım, gol oldum
          ismimi sormadı.. ismini sormadım


     metin üstündağ/denemeyenler 
başlık/ahmet kaya


15 Ocak 2018 Pazartesi

Uyku Öncesi


Sabah iş var. Uyumalıyım. Bilgisayarı kapatırken,  bu videoya denk geldim. Allahım...  Ne çok olmuş bu şarkıyı dinlemeyeli... Sözleri kim yazmış acaba? Nasıl bir aşktır bu abicim? Hercayi bir kadına sevdalı belli...  Bağlamayı çalan ve söyleyen Ender Balkır. Hiç duymadım daha önce... Gözlerimi kapadım ve dinledim. Giriş ve ara nameler var ya... Oy oy oy... Hayal alemine uçurdu beni...  İyi ama... Söyler misiniz, rüya alemine nasıl geçeceğim şimdi. Yooo... Bence feleğin uyku öncesi  bir ikramı bu bana... Teşekkür ederim. Yeminle gönül telim titredi.

14 Ocak 2018 Pazar

Masal Masal Matitas


Ezop'un meşhur Altın Yumurtlayan Tavuk hikayesini bilirsiniz değil mi? 

Hani , adamın biri pazardan  tavuk satın almış. Bir bakmış ki o ne, her gün bir tane altın yumurta yumurtlamıyor mu? Ooo! Sevinçten havalara uçmuş. Çok talihli olduğunu düşünen adam,  altın yumurtayı her gün kuyumcuda paraya çevirmeye başlamış. Gün be gün zenginleştikçe zenginleşiyormuş.  Daha fazla altın yumurta sahibi olmak için  nasıl sabırsızlanıyormuş anlatamam.  Keseyim şu tavuğu, bütün altınlara hemen bugün sahip olayım, demiş. Dediğini de yapmış. Almış bıçağı... Kesmiş tavuğu... Bir de ne görsün? Tavuğun içinde altın maltın yok. Pişman olmuş. Lakin iş işten geçmiş.

Yunan hikayecisi Ezop  M.Ö 630 yıllarında yaşamış. Şimdi M.S 2018 yılının ilk günlerini yaşamaktayız. İnsan denen canlı ne yavaş evriliyor değil mi? Dile kolay,  iki bin altı yüz sene geçmiş. O günlerden bu günlere, Ezop'un  hikayesinde  misal gösterilen aç gözlü, sabırsız, olanla yetinemeyen, nankör, minnetsiz, doyumsuz, sömürürcesine almak isteyen insan tiplerine neden acaba  halen denk gelmekteyiz?

İlhan Selçuk'un bir köşe yazısı aklıma geldi. Yazısı  "Yaşamak nedir?" sorusuyla başlıyordu. 
"Balık için yüzmektir, yılan için sürünmektir, kuş için uçmaktır. Kimsenin aklına "Kuş neden uçuyor? diye soru gelmez; "Balık neden yüzüyor?" ya da "Yılan neden sürünüyor?" diye bir soru işareti çoğu kişinin aklını kurcalamaz. Aslanın geyik yavrusunu parçalaması, panterin karacayı kovalaması kimseyi şaşırtmaz; hayvanların hayvan gibi yaşaması doğanın yasası sayılır. Peki, insanın insan gibi yaşamak istemesi neden çoğu kişiyi şaşırtıyor?" diyordu.

"İnsan birdenbire insan olmadı ki!.. Yazılı tarihlerden önceki dönemleri bir yana bırakalım; geçmişin karanlıklarından aydınlığa dönüşümün insanlık serüvenini izlediğimizde, insanın insanlaşması için ne çabalar harcandığını, ne emekler verildiğini, ne güçlükler çekildiğini görmek kolaydır." diyordu.  İnsanın  insanlaşmasında,  emeğin sömürüsüyle kurulan uygarlıkların sonra sömürüsüz uygarlıklara nasıl yöneldiğini, savaşlar, talanlar, yıkımlar, başkaldırmalar, devrimler sürecine nasıl girildiğini, tarım devriminden sonra sanayi devriminin patlamasıyla insanın insanlaşması yolunda adım adım nasıl yürüdüğünü anlatan yazar, "Hiç durmadı insan, insanlaşma yolunda... Ve durmayacak. "diye sözlerine devam ediyordu.

"İnsanın insanlaşma dönüşümünde çaba göstermesi, varoluşun doğasındandır. İnsanoğlu özgürlüklerini genişletmek ister, demokrasiyi derinleştirmek için çabalar, tüm devrimlerin kazanımlarını savunmak ve sosyal adalete doğru yeni atılımlarla yürümek insanın öylesine doğasındadır ki bu tutum ve davranışlar, balığın yüzmesi, kuşun uçması, karıncanın çalışması, ipekböceğinin kozasını örmesiyle eşanlamlıdır. "İnsan gibi yaşama"ya yönelmek veya yönelmemek bizim elimizde değildir; bu yoldaki engelleri aşmaya çabalamak, varoluşumuzun bilinci ve mutluluğumuzun gerekçesidir.  

Ama insanın insanlaşmasına karşı çıkanlara ne diyelim? Tarihin hangi döneminde insanın insanlaşmasına karşı çıkanlar olmamış ki? Bu da doğaldır, evren diyalektiğinin gereğidir; keltenkelenin ya da yılanın niçin süründüğüne şaşıyor muyuz?"

13 Ocak 2018 Cumartesi

Acaba Ben De Mi İskandinavyalılaştırdıklarındanım?


Hikayesi Norveç coğrafyasının olağanüstü güzel karlı manzaraları eşliğinde ilerleyen Fortıtude adlı diziyi seyrediyorum. Şiir gibi görüntüler... Polisiye... Psikolojik gerilim... Her bölümü ilgiyle takip ediyorum. Bu bölüm de bitti. Az sonra bir diğerini seyredeceğim.    Mısır patlatmak için mutfağa gittim. Yürürken, son zamanlarda seyrettiğim dizilerin genelde İskandinav ülkelerinde geçtiğini düşündüm. Elbette benim seçimim. Hepsi polisiye, gerilim. Niye Kuzey Avrupa ülkelerinde polisiye bu kadar ilerde  acaba?

Derler ki İskandinav ülkelerinde dünyanın en mutlu halkları yaşar. Kaliteli eğitim ve sağlık, iş imkanları, refah düzeyleri,  işsizlik yardımları, özgürlük, adalet, demokrasi anlayışları, temiz hava, güvenli gıda, sakin huzurlu hayat falan...  Hay canına sayın seyirciler... Yani dediklerine göre bu İskandinavyalılar'da  her şey var...  Sadece... Dert yok... Tasa yok..  Heyacan yok...  Hiç  sorun yok.  Anladım... Ne hayal etsinler yani?  Hayatlarına biraz hareket gerek, öyle değil mi?  

Bir elimde patlamış mısır, bir elimde gazoz... Umrumda mı dünya? Oturacağım. Dizinin devamına akacağım. Aaa! Acaba ben de mi  İskandinavyalılaştırdıklarındanım:)



7 Ocak 2018 Pazar

Denesem Becerebilir Miyim Ki?


Bilinmeyenin Armağanı adlı bir kitap okumaya başladım.  Kitabı ne zaman, nereden aldığımı hatırlayamadım.  1998 basımı olduğuna göre gene bir sahaftan kapmışımdır. Bu kitabı sırf  kapağı için bile almış olabilirim.  Kapağı çok güzel ve özel çünkü.... Ayrıca  kitabın adının altında (doğa üstü güçler hakkında bir araştırma" diye yazıyor. Doğa üstü güçler her daim ilgimi çeker. Belki de bu cümleye tav olmuşumdur, kim bilir?


Kitabın henüz başlarındayım, Yeni bir kelime öğrendim. Sineztezi. Romanın kahramanı Tia, seslerin renklerini görebiliyor. Mesela sahildeki balıkçı kuşunun çıkardığı ses için:
- Yeşil bir şarkı söylüyor, diyor.
Neden  yeşil peki, diye sorunca:
- Bu onun rengi. Sesi, yeni çıkmış canlı bir yaprak ya da keskin bir diken gibidir.
Kahverengi değil mi yani, diye sorunca:
- Hayır, değil tabi. Kahverengi, kataktan çıkan sestir. (Katak, kurbağaya verilen yerel ad)
Siyah sesi?
- Bufalo ve gök gürlemesi
Beyaz?
- Kumlara değdiği yerde deniz.
Bayıldım ben buna. Kitabı bıraktım. Seslerden renkleri görmeyi denemeye başladım. Maalesef henüz başaramadım... Du bakalım:)

Dinler misiniz? Seslerin renklerini görebilir misiniz? Bunu yapabilsem keşke... Çok deneyince becerebilir miyim ki? Ne dersiniz?

balıkçıl kuşu sesi 



kurbağa sesi

kumlara değen denizin sesi


3 Ocak 2018 Çarşamba

Aşk İmiş Her Ne Var Alemde


Sahaflarda denk geldim.  15 Mayıs 1979 tarihli Sanat Emeği adlı dergi. Sararmış sayfalarından birini araladım. O ismi görünce, şaşırdım kaldım. Engin Ergönültaş, “Orhan Gencebay’dan  Ferdi Tayfur’a “Minibüs Müziği” başlıklı bir yazı yazmış. Ayaklarım kendiliğinden kasaya yöneldi. Elim çantama gitti. Dergi artık benimdi.

Engin Ergönültaş’ın fotoğrafını görsem tanımam. Lakin Gırgır zamanından, Pişmiş Kelle’den çizdiklerini bilirim. Çok severim. Ya romanına ne demeli? Rüyada kitap okuyormuşum tadı veren kitap… Minare Gölgesi…

Demek Engin Ergönültaş’ın dergilere yazdığı çok eski yazıları var. Ne hoş! Keşke bu yazıları bir araya getirilse… Ve bir kitap yapılabilse... Keşke.


Başlık-Fuzuli'den

17 Aralık 2017 Pazar

İntikam Ve Bir Arada Kalmışlığın Hikayesi

Yeğenim Emir'den, "Teyze, bugün müsaitsen sinema yapalım mı?" diye mesaj geldi. Henüz cevap vermeden, "Jackie Chan'in"...  "Adı da İntikam" diye devam etti.  Hemen uçtum tabii. 

Allahım yarabbim! Ne kadar ballı bir teyzeyim. Üniversite ikinci sınıfa giden bu genç adamın, akranları dururken, hoşuma gideceğini düşündüğü filmlere birlikte gitmeyi teklif etmesi şahane!.. Yeminle öyle.  Emir üniversitede  Tarih okuyor. Lakin sadece tarih okumakla kalsa iyi, adam resmen insanın içini de okuyor. Baksanıza hangi filmlere bayılacağımı nasıl iyi biliyor. Kız kardeşim aksiyon filmi hiiç sevmez. Balık burcudur. Tatlı, minnoş  bir romantiktir. Sinema öncesi buluşuruz. Hep birlikte hasbihal ederiz. Sonra kardeş vitrin bakmaca, biz Emir'le marş marş sinemaya dalmaca:)

Bi dakka ya... Harbiden, vurdulu kırdılı, aksiyon, gerilim filmlerini neden acaba bu kadar çok seviyorum? Hele o vurdulu kırdılı, aksiyon, gerilim filmi, bi de intikam filmiyse var ya... Off... Resmen kanatlanarak sinemaya gidiyorum. Niye ki? İlla insanın karakter örgütlenmesinin düzeyi ile intikam fantazisinin doğası arasında bir ilişki vardır öyle değil mi? Acaba bilinçaltımda hangi acımasız duygular gizleniyor? Ön bilincim dışarıya renk vermezken, bilinçaltım kimlere diş biliyor, kimleri affetmiyor, niye acaba teskin edilmiyor?

Bakar mısınız, intikam filmi seviyorum diye kendime ettiğime... Şimdi vaziyetimi kafama takıp, bu konuda  psikanaliz okuma yapsam falan var ya... Freud'un yazdıklarına baksam mesela... Durumumu anne memesinden mahrum bırakıldığım güne bağlayabilir.  Ya da ne bileyim? Abim ve kızkardeşim arasında... Ortanca çocuğum...  "Arada kalmışlığın hikayesini bilinçaltına kazımış olabilirsin," diyebilir. Olabilir mi? Olur mu olur valla:) 

Amaaan!.. O değil de arkadaşım, bilumum intikam filmlerini seyretmiş biri olarak oldukça donanımlıyım. Kafamı attırmayın... İcabında intikam fantazilerinin kitabını beni kızdıranın üzerine kazırım. Öyle işte!!!

Ortanca çocuk vaziyeti:) Böyle buyrunuz: BİR ARADA KALMIŞLIĞIN HİKAYESİ:) 

11 Aralık 2017 Pazartesi

Kadın Ve Distopya

Ütopya, mükemmel bir dünya tahayyül ederken, distopya tam tersidir. Karanlık, kötü gelecekler tahayyül eder. Var olan düzeni eleştirir, geleceğe dair  uyarı tadı verir.  Distopik kitaplar ve filmler her daim ilgimi çeker. Son zamanlarda Kanadalı yazar Margaret Atwood'un takipçisiyim.  Kadınlar için tasavvur ettiği  distopik dünyalar, gerçekten zihin açıyor,  silkeleyip sarsıyor.   Distopyaların en ilgimi çeken yönü ne biliyor musunuz? En fena ortamda bile  illa ütopya ümidi vermesi...  Umut hep var. Tuhaf. Ve büyüleyici.

The Handmaid's Tale (Damızlık Kızın Öyküsü), Margaret Atwood'un kitabından  0n bölümlük televizyon dizisi yapılmış.  Yazar kadınlar için feci bir distopya kurgulamış. Erkek egemen sistem tarafından, kadınların  tüm haklarının bir günde  ellerinden alındığını hayal edin. Çalışan tüm kadınlar işten çıkarılıyor, bankadaki paraları kocaları ya da erkek kardeşlerinin tasarrufuna geçiyor, ya eş ya anne olmaları gerekiyor, doğurgan kadınlar çocukları olmayan kadınların kocalarının hizmetine veriliyor, kadınların örgütlenmelerinden korkulduğu için birbirleriyle konuşmaları yasaklanıyor,  yani kadını boyunduruk altına alan feci bir  totaliter toplum düzeni. Bu tip hayatlar yok mu? Biliyoruz ki bizim coğrafyamız da dahil olmak üzere dünya üzerinde nesneleştiren kadınların sayısı tahmin ettiğimizden daha çok. Lakin filmin kahramanı özgür yaşayan,  çalışan, evli, çocuklu, mutlu bir kadınken, bir anda ismi de dahil  her şeyini kaybediyor.  Yazar diyor ki; "Bana olmaz deme, sıra sana da gelebilir." Mutlaka izlenmeli. İbret verici bir dizi.

Margared Atwood'un kitabından televizyon dizisi yapılan, Alias Grace'i yeni izlemeye başladım. Filmin kahramanı ailesiyle birlikte İrlanda'dan Kanada'ya göç eden genç bir kadın. On altı yaşındayken, çalıştığı evde iki kişiyi öldürdüğü düşünüldüğü için ömür boyu hapse mahkum ediliyor. Eski zamanlarda adaletsiz ataerkil düzen içinde seyreden filmde, kadınların kadın olması sebebiyle  aşağılanması, tacize, tecavüze uğraması, yaşanan haksızlıklar bu kez Margaret Atwood anlatımıyla filme aktarılmış. Sürükleyici. Az sonra dizinin dördüncü bölümünü ilgiyle  seyredeceğim. 

Gitmek Mi Kalmak Mı?


Boğaziçi Üniversitesi ve Psikeist'in işbirliğiyle düzenlemiş oldukları,  Gitmek mi Kalmak mı? Psikanaliz ve Göç adlı  iki günlük uluslararası sempozyum programına tüm merakımla katılmıştım. Göç meselesi uzun zamandır zihnimi meşgul ediyordu. Göçle ilgili okumalar yapıyor, filmler seyrediyordum. Aşağıda  bazılarını listelediğim sempozyumun  başlıkları o kadar ilgimi çekmişti ki, gitmemezlik edememiştim. 

- Yurt dışına çalışmaya giden ebeveyn ve arkada bırakılan evladı birbirine bağlayan tekinsiz hasret...
- Göçte kültürün ve dilin kaybı üzerine psikanalitik düşünceler
- Bir zorunlu göç olarak "ruhsal inziva"
- Coğrafi olarak yerinden olma travması: Anlamak ve iyileştirmek
- Kalmak ya da terk etmek, işte bütün mesele bu...
- Mültecilerin insan yerine konulmaması: Sürgündekilerin çilesi
- Koltuktan divana... Divandan skype'a..
- Göç eden kadın: Yeni kimliğe doğru bir yolculuk
- Göçe sosyolojik yaklaşımlar: Türkiye örneği
- Gitmeden önce gitmek üzerine düşünmek mümkün müydü?
- Göç ve travmanın psikanalitik odadaki izleri
- Freud yapıtı güncel travmalara yönelik bize ne öneriyor?
- Ana İlahe'nin göçü
- Kendinden sürgün
- Ölüm kapıdayken düşünmek

Sempozyumun ilk günüydü. İlk günün ikinci kahve molasındaydık. İnsanlar guruplar halinde  muhabbet edip  kahvelerini içiyorlardı.  Çoğu meslektaştı ve birbirlerini tanıyorlardı. Konuşmacılardan biriyle yan yana düştük. Kendisi değerli bir hoca ve terapistti.  Göz göze geldik. Selamlaştık. 
- Psikiyatrist misiniz? diye sordu.
- Yoo. Değilim, dedim.
- Psikolog musunuz yoksa?
Cevap vermedim. Başımı sallayarak hayır dedim ve usulca yanından uzaklaştım. Acaba niye sigortacıyım, diyemedim. Birdenbire oraya ait değilmişim korkusu yüreğime yerleşti. Sanki herkes bana bakıyor,. sanki herkes benim onlardan biri olmadığımı düşünüyordu. Toplum içinde kendini  "öteki" gibi hissetmek ne fena bir histi.  Anadilimi konuşan insanlarla bir arada olmama rağmen tuhaf bir tedirginlik ve utanç içindeydim. Suçluluk, yabancılık, hatta sürgün hissi duymaya başlamıştım. Travmaya dönüşmeden  sempozyumdan çekip gitmeli miydim? 

Bir el omuzuma dokundu. Döndüm.  Az önce konuştuğum hocaydı... Gülümsedi.
- Kahve molası bitti. Şimdi benim sunumum var. Yoksa dinlemeyecek misiniz  beni, dedi.
Kendime geldim. Gülümsedim. 
-  Hocam, muhabbetimiz yarım kaldı kusuruma bakmayın. Mesleğimi sormuştunuz ya hani... Sigortacıyım. Sizi tüm merakımla dinleyeceğim, dedim.
- Hahha! Harikasınız! Ne iyi yapmışsınız, gelmişsiniz, dedi.
Birlikte merdivenlere doğru koştuk.  O sahnede yerini alırken, ben  salondaki kalabalığın arasına daldım. 

10 Aralık 2017 Pazar

neden yazıyor'um'sunuz'lar

   "vallahi bilmiyorum.. bırakmayı çok denedim ama olmuyor.. ümitsizim.. tedavi görüyorum"


"iki kalas, bir heves işte.. sevdiğim yazarların devamı olmayı düşlemiştim"


"bilsem gizler miydim gizli hislerimi"


"yazmıyorum.. kayboldum.. yazıyor gibi yaparak, gizli gizli adres soruyorum aslında"


"yazıyorum, ne olacak.. evvel allah, halkımızın gönlünde herkese yer var.. 
üç gün sonra unutulmak kaydıyla"


neden yazıyor'um'sunuz'lar : metin üstündağ/denemeyenler
filmler:
1- guguk kuşu
2- paris'te gece yarısı
3- aşk ve gurur
4- akıl defteri
5- sil baştan



7 Aralık 2017 Perşembe

Durmak-5


DURMAK  (TÜRK DİL KURUMU)
1.  Hareketsiz durumda olmak
"Motorlu su taşıtlarından biri de kanal rıhtımının tam bizim önümüze düşen bir noktasında demir atmış duruyordu." - Y. K. Karaosmanoğlu
2. İşlemez olmak, çalışmamak
"Bileğimdeki saat durmuş." - A. Gündüz
3. Bir yerde bir süre oyalanmak, eğlenmek, eğleşmek, tevakkuf etmek
"Yolda nerede çeşme gördümse durdum, elimi yüzümü yıkadım, su içtim." - N. Cumalı
4. Dinmek, kesilmek
"Yağmur durdu."
5. Varlığını sürdürmek
"Türklerin yüzlerce yıl önceki kitabeleri hâlâ duruyor."
6. Var olmak
"Bu kadar dersim dururken sinemaya nasıl gideyim?"
7. Beklemek, dikilmek
"Oturacak değil, ayakta duracak yer yok." - R. N. Güntekin
8. Yaşamak
"Anneannen duruyor mu?"
9. Birisinin malı olarak bulunmak veya o malla ilişkisi olmak
"Yazlık eviniz hâlâ duruyor mu?"
10. Kalmak
"Artık çok durmamış, yanındaki hanımla birlikte balodan çıkmış." - M. Yesari
11. Bir yerde olmak veya bulunmak
"Aspirin getirmeyeceğini adı gibi biliyordu çünkü çekmecesinde dokunulmamış bir kutu duruyordu." - T. Buğra
12. Belli bir durumda, bir görevde bulunmak
"Her gelişimde ben de maçları seyreder, kaleci dururdum." - H. Taner
13. Ara vermek
"Sabahtan beri hiç durmadım."
14. Bir konuyla çok ilgilenmek, üstüne düşmek

Şşşth Kimse Duyasın- 34 -


İlgim dağınık, merakım çok, bilgim yarım yamalak, sadakatim yok.
Dün Çin dünyasında Çigong yapıyordum. 
Bugün hangi Rus şaire aşık olduğumun hesabını yapıyorum. 

Kafam karıştı!
Her kadın bir Rus şaire aşık olur mu harbiden?


Bütün işi gücü bıraktım, bunu düşünüyorum....

Gerçeeekteen:)


5 Aralık 2017 Salı

Çigong'a Giriş Yaptım...


-  Haydi kızlar, Çigong yapalım mı? diye seslendiğimde, 
- Çigong mu? O ne? diye fısıltılar işittim.
Kıkırdayarak  yanlarına gittim. 
- Yaşam enerjisi egzersizleri yapacağız. Bilirsiniz ağaçları ne çok severim. Ağaç duruşları ve hareketleriyle sağlığımızı güçlendireceğiz, dayanıklılığımızı arttıracağız, yorgunluklarımızı azaltacağız, çok daha iyi olacağız, dedim.
Dizlerimi hafifçe büktüm, kollarımı ve bedenimi kastım,  hafif hafif burnumdan nefes alıp vermeye başladım. Ah! Keşke beni görebilseydiniz! Adeta köklenmekte olan bir ağaçtım.
-  Aaa! Haberimiz yok. Hangi ara  başladınız  ki Çigong'a? diye sordular. 
Bu soruyu duyunca konsantrasyonum bozuldu. Dün gece başladım diyemedim.  Zaten oldum bittim  merakı çok, ilgisi dağınık, bilgisi yarım yamalak biriyim.  Çigong hareketlerini,  Kill Bill 2 deki döğüş ustası Pai Mei'den öğrendiğim hareketlerle karıştırdım.  Çevredekilerin şaşkın bakışları arasında aniden  bir ayağımı başımın üstüne kaldırdım. Ağaç gibi  kökleneceğime,  pervane gibi tek ayağımın üstünde  dönmeye başladım.


gizli not - siz bana bakmayın...işte burada çigong.... https://tariktekman.com/cigong/

4 Aralık 2017 Pazartesi

Bazı Kitapları Neden İstiyorum?

Susan Sontag'ı seviyorum. Başkalarının Acısına Bakmak adlı kitabında vicdani retçi Ernst Friedrich'in Savaşa Karşı Savaş adlı eserinden söz eder. "Bu kitap, fotoğraf sanatının şok terapi halinde sunuluşudur; çoğunlukla Alman askeri ve tıbbi arşivlerinden toparlanıp, pek çoğu savaş sırasında hükümet birimleri tarafından yayınlanamaz damgdası vurularak yasaklanmış, 180'i aşkın fotoğrafı kapsayan albümdür." der.  Bu eseri görmek istiyorum.


Christophe Chaboute'yi seviyorum. Onun  sözsüz veya az sözlü çizgi romanlarının hüzünlü sayfalarında etkilenerek dolaşmak hoşuma gidiyor. Ateş Yakmak, Moby Dick, Fables Ameres ve Park Bench'den sonra sıra Alone'a geldi. Kitabın yolunu gözlüyorum. 

 Quentin Tarantino'yu seviyorum. Filmlerine bayılıyorum.  1994  de çevirdiği Pulp Fiction'da bu kitaba  yer verdiği ve Modesty Blaise'i sevdiğini öğrendiğim için okumak istiyorum.



3 Aralık 2017 Pazar

Yan -Yana

"Sözcükler yan-yana
geldikçe
birbirlerini soyarlar
hastasının dilinde
birbirlerini giydirirler
ustasının elinde"



 Şiir/ Özdemir Asaf
Çizim/ Şenol Bezci

30 Kasım 2017 Perşembe

Zaman Nedir?



"Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya  
Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman...’
Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün...’"


Nazım Hikmet Ran/Ben İçeri Düştüğümden Beri 
Gif/Google'dan




Hilal'lerim Geldi


Yazan, çizen, renlendiren Kenan Yarar'ın,
"dengesiz, çatlak, nevropat, androjen, psikopat ve bir o kadar da karşı konulmaz güzelliği" olduğu söylenen  Hilal'leri bugün elime geldi. 

Çizgi romanları hemen okumayacağım. 
Öncelikle, çizgilerin menzilinde  dolanacağım.



28 Kasım 2017 Salı

Büyümek Ne zaman Başlar?

"İzini sür yolun, acının ormanı  büyütür insanı "
Birhan Keskin/İz



Beşinci sınıfa geçmiştim. On yaşında olmalıyım. Kardeşim Cemal  o yıl ilkokula başlayacaktı.  Amcamlar, çocukları, annem, babam, kardeşimle, yakınımızdaki sahil köyüne yüzmeye gidiyorduk. Kalabalıktık. Kıkırdamalar, gülüşmeler, kahkahalar, her ağızdan mutluya akortlu sesler işitiliyordu. Büyüklerin ellerindeki yemek ve  plaj çantalarıyla, çoluk çocuk cümbür cemaat minibüsten inmiştik. Sonradan öğrenmiştim. Babam ve amcamlar  önce eşyaları yolun karşısına geçirmiş. Kardeşim babamı karşıda görünce yola fırlamış. 06 plakalı bir otomobil Cemal'e çarpmış. Kardeşimi yolun kenarında yerde yatarken hatırlıyorum. Hareketsizdi. Uyuyor gibiydi. Başı yana dönmüştü. Kulağının üstündeki saç derisi  küçük bir üçgen şeklinde yüzülmüştü. 

Acaba büyümek, ölümün varlığını ilk fark ettiğimizde mi, yoksa ölümlü olduğumuzu, bir gün  öleceğimizi ilk anladığımız anda mı başlar?